MEVLANA VE AŞK

MEVLANA VE AŞK

Her türlü kemale erişi aşkta gören Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Zira aşk hayatin aslidir, özüdür. Kainatın yaratılış sebebi aşktır. 'Sen olmasaydın bu gökleri yaratmazdım.' Kudsi hadisiyle ; varlık alemlerinin yaratılmasındaki yegane maksadın, Cenab-i Hakkin Hazreti Peygambere duyduğu sevgi olduğu belirtilir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlana bu düşünceden hareketle , binlerce beyitte ilahi aşkı söylemiştir. Onun aşka dair düşüncelerini dört grupta toplamak mümkündür. Akil ve aşk mukayesesi, aşkın üstünlüğü ve değeri, fanilere duyulan aşkın geçersizliği, aşktan nasibi olmayanların zavallılığı ...
 Mana Padişahı Mevlana'ya göre akıl ve ilim, gayb aleminin gerçeklerini kavramada yetersizdir. Bunlar insanı bir noktaya kadar götürür, ancak hedefe ulaştıramaz. Fakat insan aşktan kanatlara sahipse , ilim ve aşkın hayal edemeyeceği kadar yücelir. Tıpkı miraç gecesi olduğu gibi. O kutlu gecede Hazreti Peygamber ve Cebrail gök katlarında yükselirken , Sidre-i Müntehaya gelince ; Cebrail "Bir parmak ucu daha ilerlersem , yanarım." diyerek kalmış, Hazret-i Peygamber ise Sidre'yi geçerek Cenab- Hakka yakınlığın son derecesine ulaşmıştır.Sidre-i Münteha denen yer ; gerek melek gerekse peygamber, bütün varlıkların ulaşabildiği son noktadır. Bir başka deyişle emr-i İlahiden başka her şeyin son bulduğu yerdir. Mutasavvıflar buradan hareketle , Cebrail'i beşer idrakin , ilim ve aklın sembolü , Hazret-i Peygamber'i ise gönül ve aşkın timsali olarak görürler. 

Hazret-i Mevlana bu hususa işaret eder : 

    "Gerçi başlangıçta akil muallimdi. Sonra akil üstatken ona talebe olur. 
Akıl, Cebrail gibi ; ' Bir adım daha gitsem; bu kol, kanat yanar.
Sen bana bakma , yürü, geç ! Benim için daha ileri yer yok.' der. (Mesnevi,I/ 1112-14)

    Bu yüzden Mevlana ; aşkı, her sufinin yaşaması gerekli bir hal olarak görür. Ona göre ancak aşkla sevgiliye, Hakk'a bağlanan gönül muteberdir. (Mesnevi,I / 1853). Cebrail gibi, akıl ile insan Allah'a ulaşamaz; yarı yolda kalır. İnsanla , Allah arası bir deniz mesafesi ise ; akıl bu denizde bir yüzücü, aşk ise bir gemidir. Yüzmek güzeldir ama uzun bir yolculuk için yeterli değildir. İnsan yüzerken yorulabilir, boğulabilir. Ama gemiye binen hedefine ulaşır. (Mesnevi IV/ 1423-27) 

    Diğer taraftan yalnızca görünen zahiri ibadetle de Cenab-ı Hakka ulaşmak yorucu bir iştir. Binde bir kişiye nasip olur. Nitekim ; "Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyarlar. Fakat sevgiyi getirdikleri zaman , bu İlahi aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır. (Fihi Mafih, 325-326)

    Bu aşkın mahiyeti ise sözle anlatılmaz, satırlara sığmaz . Ancak tadanlar bilir: 

    Birisi sordu : 'Aşıklık nedir ?' Dedim ki : " Benim gibi olursan bilirsin !" (Mecalis-i Sab'a, 82)

    Yüce Sultanın "Ben ol da bil!" sözü Cenab-ı Hakka ulaşma yolundaki , "bilmek, bulmak, olmak merhalelerinin son derecesinin aşk ile gerçekleştiğini ifade eder. İlim ve akıl ise sadece bilmeyi sağlar. Yine Mesnevide : 

    "Aşk ; her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte insan dilsiz kalır. 
Kalem, gerçi her şeyi yazar ama , aşka gelince başı döner. 
Akıl, aşkı anlatmada çamura batmış eşek gibidir. Aşkı ve aşıklığı yine aşk izah eder. 
Güneşe delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa, güneşten yüzünü çevirme." (Mesnevi, I/ 117-121) beyitleriyle aşkın tarife sığmadığı söylenilirken , aklin acizliği bir kere daha dile getirilir. 

    Aşk yüzünden elbisesi yırtılanın , hırstan ve ayıptan temizlendiğini, aşkın bütün hastalıkların hekimi, kibir ve azametin ilacı olduğunu, topraktan yaratılan bedenin aşkla yüceldiğini (Mesnevi, I/22-25) söyleyen Mevlana; insanların hırs, tamah, kibir, kıskançlık ve kin gibi kötü huylardan ancak İlahi aşk ile arındığını belirtmek ister. Toplumda İlahi sevgi ile manevi alemi tanıyanlar çoğunlukta olursa aksaklıklar düzelir, huzur hakim olur. Diğer yandan insanın dünyadaki geçimi için bir sanat öğrendiği gibi , ahireti kazanmak için de bir sanat öğrenmesi , bu din sanatının , kazancının da aşk olduğu öğütlenir. (Mesnevi, II/2618-27)

    Mevlana ; 
    "Anam aşk, babam aşk, 
    Peygamberim aşk, Allahım aşk, 
    Ben bir aşk çocuğuyum, 
    Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim."

sözleriyle aşkın dört hak mezhebin özü olduğunu belirtir. Buradan anlaşılan şudur ki , yalnızca dinin kurallarına uymakla yetinenler, dinin özünü tanımayıp , kabukta kalanlardır. Asil olan insanin ibadetlerine Allah aşkını katması, tam bir ihlas ve samimiyetle kulluk etmesidir. 

    Hazret-i Mevlana, Allah aşkının dışındaki sevgilere aşk denemez ; 

    "Aşk , renge ve kokuya bağlı olursa, o aşk değildir, kişiye bir utançtır." (Mesnevi,I/224)

    "Faniye olan aşk ebedi değildir. Çünkü insan bu düzenin hükmüne , ebediliğe müsait değildir. 

    Her an gönüle feyizler veren , goncadan daha taze olan , gözün ve ruhun safası olan İlahi aşk bakidir. 

    Daima diri ve ebedi olana aşık ol, Sırrını o nura kavuştur. 

    Onun aşkını iste, Çünkü bütün peygamberler, veliler bu aşkı , iksirin ta kendisi bildiler. 

    "Bu aşka bende kabiliyet yok' deme. Kerem sahibinin ihsan etmediği bir nesne yoktur. (Mesnevi I /226-230)

    "Külle aşık olanlar , cüz' e itibar etmez. Cüz' e meyleden , küllün isteyicisi değildir" (Mesnevi,I/ 2903) beytiyle Mevlana , Allah aşıklarının Cenab-ı Hak dışında , başka hiçbir şeye değer vermediğini, sevgisini fani unsurlara yöneltenin ise Allah aşkından yoksun olduğunu belirtir. Ancak bazen istisnai durumlar olabilir. İnsan faniye duyduğu aşkta kararlı, vefalı ve sadık ise , bu mecazi aşk onu gerçek sevgiye, ilahi aşka götürebilir : 

    "Vehme, hevese aşık olan sadıksa ; bu mecaz onu hakikate götürür." (Mesnevi , I /2861)

    Mecnun, Leyla'nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla'nın aşkına ulaşmıştır. 

    Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana , bunlara sert bir dille çatar: 

    "Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
    Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın , yüz rengin var, yüz alacan...
    Mademki kafatasında aşk şarabı yok, 
    Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala..."
            (Rubailer,126)

    "Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız kuş gibidir." (Mesnevi,I/31)

    Yaradılışın özünü ve insanın fani benliğinden yükselişini aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömür saymaz:

    "Baht sana yar olur, yaver kesilirse;
    Aşk, seninle işe güce girişir.
    Aşksız ömrü hesaba sayma;
    O sayıdan dışarda kalacaktır çünkü..."

        (Mecali-i Saba 43)

MEVLÂNA’YA GÖRE NEFİS-AKIL-AŞK ÜÇGENİ

İnsân-ı Kâmil Yolu”

Mevlâna’nın eserlerinden ve onun yaşam tarzından bir cümle olarak ana fikir çıkarmak istersek o da şüphesiz bir canavar misali olan ve büyüklerin cihâd-ı ekber; yani en büyük savaş olarak nitelendirdikleri nefisle, akılla olan savaş ve buradan elde edilecek galibiyet sonucu ulaşılacak aşk neticesiyle, insân-ı kâmil, yani olgun insan olmaktır. Şu günlerde kutladığımız 731. Vuslat Yıldönümünü anısına kaleme alınan bu kısa yazımızda, nefis-akıl-aşk üçgeniyle ulaşılacak olan Mevlâna’nın hedefini ve insanlara vermek istediği mesajı aktarmaya çalışacağız.

Mevlâna, aşırı istek olarak niteleyebileceğimiz şehveti “Bazen melekler bizim temizliğimizi kıskanır, bazen de şeytanlar kötülüğümüzden kaçarlar” diyerek olması, yada olmaması gereken haline dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur: “Sende bir hayvan, bir şeytan, bir de rahman sıfatı var. Hangisinden sayılırsan kıyamet günü ona katılırsın.” Yine Mevlâna’ya göre insanın asıl gıdası Allah nurudur. Yeryüzündeki gıdalar hayvanlara mahsustur. Fakat nefsine çokça uyan insanlar bu gıdaları çokça tüketerek, göklerin gıdasını unutmaktadırlar.

Mevlâna’nın eserlerindeki ana temalardan biri de akıl, akılla savaş ve aklı yerinde kullanmaktır. Mutasavvıflara göre; eğer akıl nefsin hizmetinde bulunursa büyük bir kusur; gönlün hizmetinde olduğu zaman ise insanın kılavuzudur. Mevlâna’ya göre de akıl, bu dünya işlerini yürütmede gereksinim duyduğumuz bir yol gösterici; fakat ilâhi yolda ilerlemede ise bir engeldir. Çünkü Allah’ın emir ve yasaklarını akılla ölçmek yersizdir. Eğer böyle olursa filozofların; yani her şeyde somut delil arayanların yolunda gidilir ve yarı yolda kalmak kaçınılmaz olur. Örneğin; namaz ibadetini bedenin hareketi ve egzersizinden ibaret görmek veya orucun vücut sağlığını korumada büyük bir rolü olduğunu söyleyip, bu ibadetlerin mânevi tadını ön plana çıkarmamak filozofların ve onlar gibi düşünenlerin tarzıdır; yani akılla değerlendirme yapmaktır. Ama bu dini gerekleri, sonucu her ne olursa olsun Allah’ın emr-i ilâhisi olduğunu düşünerek eda etmek ise Mevlâna ve onun gibi düşünenlerin üslubudur. Yani aklı bir kenara koyarak tam bir teslimiyet halidir.

Mesnevî’sinde “Filozof aklına güvendi, kendini düşünce ile öldürdü. Bırakın o nereye giderse gitsin. Zaten hakikat definesi onun arkasında kaldı.” diyen Mevlâna “Biz neden uzaklara gidiyoruz. Allah bize şah damarımızdan daha yakın değil mi?” buyurarak kendini tamamen felsefeye kaptıranları eleştirir. Ayrıca bu tür insanları Allah yolunda akıl ile hareket ettikleri için şaşıya benzeterek bir şiirinde şöyle der:

Kimde uzun uzadıya düşüncelere dalan akıl varsa, onun önüne pek çok baş döndürecek olaylar çıkar; onu şaşırtır, yanıltır.

Allah yolunda, aşk yolunda bir işe yaramayan aklın uzun düşüncelere dalması yüzünden kimisi kendini felsefeye kaptırmıştır ...

Akılda hakikat nurunu görme gücü yoktur. Sen git onu görmek için başka bir göz ara! Gönül gözü ara!

Felsefecinin iki gözü de şaşıdır. Onun için Allah’ı bir göremiyor.

Ey Allah’a inanan Mü’minler! Aklınızı başınıza alın. Bu filozofluk damarı, bu felsefeye inanış sizde de var...”

Mevlâna, nefsin emrinde olmayan gerçek aklı ise övmekle bitiremez ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerine değinerek Mesnevî’sinde, gerçek aklı şu beyitlerle dile getirir:

O yüce peygamber ‘akıl, namazdan da oruçtan da yeğdir’ diye ne güzel buyurmuştur.

Çünkü akıl cevherdir, özdür. Diğerleri ise geçicidir. Namaz ve oruç akıllar için farz olunmuştur.”

“Akıl” kelimesi Arapça asıllı olup “köstek, engel” manasına gelen “ikâl” kökünden türemiştir. İşte baştan beri arz etmeye çalıştığımız bu engel, gerektiği gibi kullanılmazsa insanı Allah yolundan alı koyar ve gerçek amacına ulaşmasını engeller.

Yazımızın bu son bölümünde, hemen hemen her konuda fikir beyan etmiş, bizlere ve tüm dünya insanlarına yol göstermeye çalışmış olan Mevlâna’yı eserlerinde ana temayı oluşturan konularla anlatmaya devam edelim. Nefis ve akıldan sonra bu ikisini olumlu bir şekilde kullanarak ulaşılacak yola gelelim. Bu da “... biz aşkın evlatlarıyız, anamız da aşktır bizim ” diyen Mevlâna’nın yolu, aşk yolu olsun.

Malum olduğu üzere Türkçe’mizde “sevi” kelimesiyle karşıladığımız aşk, bir şeye karşı duyulan aşırı bağlılık, sevgi, istek demektir. Aşk bu dünyaya ve uhrevî hayata ait olmak üzere iki çeşittir. Aşk-ı mecâzî, aşk-ı ilâhî. Aşk-ı mecâzî dünya nimetlerine ve zevklerine duyulan bir aşktır ki, Mevlâna’ya ve diğer mutasavvıflara göre aşağılık ve geçici bir bağlanmadır. Yine Mevlâna’ya göre asıl tutulması gereken yol ilâhi aşktır. Yani Allah’a duyulması gereken sevgi ve muhabbettir. “Aşk, kimseye ihtiyacı olmayan Allah’ın sıfatlarındandır, ondan başkasına aşık olmak mecazi aşktır; gelip geçici bir hevestir” diyen Mevlâna’ya göre; Allah’tan başka her şey yok olacağı için, yok olan şeylere duyulan aşk da gerçek aşk olmayacaktır. Yani yok olan şeylere bağlanmak boştur.

Gerçek aşkı bu şekilde tarif eden Mevlâna, şiirlerinde de kendi aşkını sık sık dile getirir ve şöyle der:

Berrak sudan daha temiz bir aşkım var. Bu aşk oyunu şehvetle ilgili olmadığı için bana haram değildir.

Aşk başkalarını şekilden şekle sokar, hâlden hâle kor.

Halbuki benim aşkım geçici olmadığı gibi sevgilime de zevâl yoktur. O ölümsüzdür.”

Yine başka bir şiirinde, aşkı şöyle yüceltir:

Biz ilacımızı aşkta bulmuşuz.

Her an kanımızı aşk uğruna saçmışız.

Bizim her nefesimiz aşka doğru gider.

Her nefesimizde aşk kendi nefesini bulur.

Aşk, nefesini bizimle alır, bizimle verir.”

Kendi aşkını bu şekilde tarif eden Mevlâna, yine ilahi aşkı tarif ederken şu cümlelere yer verir:

Aşk göklere uçmak, her an yüzlerce perdeyi yırtmaktır.

Aşk öncelikle kendini nefsin isteklerinden kurtarmak, nefsânî yollardan yürümekten vazgeçip, dünya nimetlerini görmezlikten gelmektir.

Aşk, geldiği ve tekrar döneceği mekânı düşünmesi ve insanın kendini tanımaya çalışmasıdır.”

Yine Mevlâna’ya göre; akıl bu aşkı anlayamaz ve gerçek âşık olmayan kişi de bu âşıklığın tadını ve özelliğini bilemez. Kalem bile bu aşkı yazmaya kalksa ortadan yarılır, işi yarım kalır. Mevlâna aşksız geçen ömrü ömürden saymaz ve bu ilâhî aşkın insana neş’e ve rahatlık verdiğini söyler. Yani insan bu dünyanın aşkına kavuşunca nasıl sevinir, mutlu olursa gerçek Allah âşıkları da mânen Hakk’a ulaşınca dertlerinden kurtulur neşelenirler. Adeta ölmeden önce ölürler.

Yorum Yaz