HAK DOST...

25/10/2009 - AT A T Ü R K VE D İ N



AT A T Ü R K   V E    D İ N

Kaynak: Galibi Tarikatı Şeyhi ŞEYH GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

HZ. KUR’AN’DA TESETTÜR HİCAP VE EDEP kitabından Alıntıdır…

Pir H. Galip Hasan Kuşçuoğlu


Kadiri, Rufai, Galibi Şeyhi
Makamı cennet olsun, büyük insan Mustafa Kemal Atatürk bu noksanlığı düzeltmeyi üstlendi ve başardı sayılır. Çünkü bu icraat her şahsın yapacağı basit bir icraat değildi!..

Bu icraatı yapabilmek için evvelâ Allâh’ı bilmesi, tabi olup kabullendiği peygamberini, peygamberinin getirdiği şeriatını bilmesi ve kul olarak şahsının yaratılışındaki sırr-ı ilâhiyi bilmesi gerekli idi. Tedrisatı ve imanı müsaitti. Bu ilme yabancı değildi, biliyordu!..

Atatürk’ün, yaşadığı zamanın ulemasına kulak ver:

Ataya, itifaken ‘mehdi, resul’ demişlerdi!..

Nutuk’larını da iyi oku, anlarsın!..

Zamana uyum sağlamaya çaba gösteren, vatanın gerçek evlatlarını minnet ve rahmetle anıyorum.

Çünkü o büyük insandı. Aklı ermeyenlerin dinsiz zannettikleri; çıkarlarına kullananların zannettiği gibi dinsiz hiç değildi!.

Edindiğim intibaya göre ‘dindardı’ dersem mübalâğa etmiş sayılmam.

Tekrar ediyorum; ‘zamanının mehdi resülü’ diyorlardı, dindar büyüklerim.

Tevatüren hakkında söylenen menkıbelerin canlı şahidiyim.

Muhafız erlerinden bir tanesi şöyle anlatıyordu:

Sabaha kadar masa başından kalkamadılar. Alaca karanlıkda dışarı çıktı. Bataklık gibi olan Yenişehir tarafına doğru gidiyordu. Ben arkasını takip ettim, vazifem icabı. Geriye dönmeden, bana gelmememi söyledi. Ben görünmeden takibe devam ettim. Durdu bir yerde, yönünü dönmeden ‘yaklaş!’ dedi.

Biraz daha yaklaştım.

Gür bir sesle:

--Uhud Savaşında Hazreti Resulullah düşmana yalnız gitti; neyine güveniyordu? Neye sığınıyordu? Hazreti Allâh’a değil mi? Ben de Allâh’a sığınıyorum, rahat bırak beni!...

Muhafız öyle diyordu: “Vücudum sarsıldı, ister istemez geri çekildim.”

Medyada Fatih Çekirge’nin programında bu gerçeği anlatmak bana nasip olmuştu:

(Prof. Dr. Hanif Faruk, Urduca Yayınlarında Atatürk, An. Ün. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, 1979, s. 102’de mevcuttur.)

Atatürk vefatından on beş gün evvel Dolmabahçe Sarayında hasta yatarken, zamanın hariciye vekili ve başbakanına:

“İslâm alemine mesaj veriyorum, bildirin” demişti. Ne yazık ki bildirmediler!..

Dünyaya bildirilmesini istediği gerçeği o büyük insan şöyle yazdırıyordu:


***

Bütün dünya müslümanları!

Allâh’ın son peygamberi Hazreti Muhammet (s.t.a.v.)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli!

Tüm müslümanlar Hazreti Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli!

İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli.

Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.


***

Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, Atatürk ve Din Eğitimi (Ahmet Gürtaş) kitabında bütün şahitleri ile görebilirsiniz: Aynı kitapta üçüncü hatıra.

Geçtiğimiz yıllarda yüz yaşını geçgin olarak İstanbul Merkez Efendi imam hatibi iken vefat eden, Cumhuriyetin ilânından önce İstanbul’da şeyhülmeşayıh ünvanı ile anılan Nurullah Efendi, özel doktoru Prof. Dr. Naci Bor Efendiye şu olayı bizat kendisi anlatıyor:

Nurullah Efendi, Atatürk’ün sekreteri olan amcazadesinden kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendiyi Ankara’ya davet eder.

O günlerde Atatürk bir vesile ile resepsiyon vermektedir.

Sekreter, Nurullah Efendiyi Atatürk ile resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi pilânlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendiyi davet eder. Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir.

Ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder.

O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır!

Söz buna intikal edince Atatürk, Nurullah Efendiye der ki:

--Efendi Hazretleri! Tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım! Allâh bana ömür verecek mi? Bilmiyorum; ama şayet ömrüm olursa, günü gelince bunları yine ben açacağım!

Atatürk bu hakikati gerçek şeyh efendiye ifşa etti.

Bir benzeri olay:

Atatürk, Mevlâna Celâleddin-i Rumi Hazretlerini ziyaret ettiğinde:

--Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatım sizlere değil.

Dediğinin gerçek yüzünü bilesin!...

Zira tertib ve tanzim-i ilâhi olan zuhuratların salikleri, haddi aşmadıkça kul ferden ve cemi, Allâh’ın muhafazasındadır!.

Allâh’ın tertıbini bozma ve kaldırma gibi, duygu ve hislerde o gerçek insanlardan uzak düşünülür!

Toplumlar emr-i ilahiye muti, zamana uyumlu yaşadıkları müddetçe, hiç düşünülmesin ki rahmet-i ilâhiye gene ihsan edilmez mi?

diye, yaptığın beşerî zaafın mahsülü hatalarından dolayı Hazreti Allâh’ı itham etmeyi bırak!...

Yolunu şaşırmış nefsini emr-i ilahiye uyumlu kılmaya çalış. Sırat-ı müstakim üzere gitmeye alış!

Atatürk’ün hayatında iman yönünde metafizik olaylardan internette de mevcut, manevi zevkini aldığım, yabancısı olmadığımız bildirilerin bir kaçını yazmadan geçemiyeceğim:

Memleketin her tarafında çetin bir mücadele ve mukavemet başlamıştı. Ankara bir kurtuluş burcu ve Mustafa Kemal’in adı bir bayrak olmuştu… Antep mücadele günlerinin acı bir devresiydi. Memlekette istiklâl şuurlaşmış, topyekün bir vuzuh kazanmıştı.

O zaman ilkokulun ihtiyat sınıfında idim. Bir sabah okula geldiğim zaman çocukların bahçede toplanmış olduğunu gördüm.

Din dersleri muallimi Hafız Halil efendinin konuşacağını söylediler.

Halk da okulun bahçesinde toplanmıştı. Az sonra Hafız Halil Efendi kürsüye çıktı, titrek fakat heyecanlı bir sesle:

--Din kardeşlerim! Sizi Şeyh Sünusi Hazretlerinin bir tebşiri için buraya topladım, Dedi ve şu vakayı anlattı:

Şeyh Sünusi Hazretleri bir gece Peygamberimiz’i rüyasında görmüş ve koşup elini öpmek istemiş. Peygamber kendisine sol elini uzatmış!

Buna şaşıran ve mahzun olan şeyh, Peygamber’e hiteben:

--Ya Resulâllah! Niçin sağ elinizi vermediniz?!.

Diye sual edince, şu cevabı almış:

--Sağ elimi Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattım!

Bu rüyayı anlatan Hafız Halil Efendinin elleri, çenesi ve dili titriyordu! Gözleri dolu dolu oluyordu. Hitabeti kalabalığı etkilemişti. Birden gür ve imanlı bir sesle:

--Ey ahali! Mustafa Kemal muzaffer olacak! Peygamber Efendimiz’in sağ eli onun elindedir! Buna iman edin!

Diye haykırdı ve kürsüden indi.


Sonradan öğrendiğime göre merhum Hafız Halil Efendi bu rüyayı camide vaaz etmiş ve onu imanlı tefsirlerle tamamlamıştır.

Gene İstiklâl Harbi günlerinde.

Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara tren istasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada, Çavuş Ali Metin’e “acele olarak Fevzi Paşa’yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle!” diyor.

Ali Metin, Fevzi Paşa’yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk’ün yanına gelmek üzere hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor.

Fevzi Paşa, Atatürk’ün yanına gelince, Atatürk ona bir kağıt kalem uzatıp:

--Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver! diyor.

Kendisi de bir kalem kağıt alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı Fevzi Paşa’ya vermek üzere yazmaya başlıyor.

Yazma işi bittikden sonra birbirine bakıp sevinçle gülümsüyorlar!

Her ikisinin de yazdığını kendi kağıtlarından okuyan Ali Metin her iki kağıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor:

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hacı Bayrâm-ı Veli’ye diyor ki:

--Mustafa’ya söyle, korkmasın; sonunda zafer onların olacak!

Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hacı Bayram-ı Veli’ye bu sözleri söylerken gören bu iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri “Mustafa Kemal” ve “Mustafa Fevzi”dir!

(Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, s. 160-161.)
Cennet-mekân Atatürk’ün yaşantısında açık görülen manevi, dindar kesim, kültürlü halk arasında tevatüren anlatılan dini duyguların ve yaşantıların aleyhinde hiç bir zaman bulunmadığının kanıtları sayılamıyacak kadar çoktur.

Buraya ancak bir kaçını yazdım. Kanıtlamak istediğim şudur ki; Kemal Atatürk bazı çıkarcıların kendi düşünce menfaatlerine ortak gibi göstermeye çalıştıkları gibi haşa ‘dinsiz’ olmadığı gibi, asra uyumlu Muhammedi Şeriatına hayranlığının ifadesi değil mi?!.. Yaptığı icraatlar buna dönük değil mi?!...

Elini vicdanına koy, öyle konuş:

Atatürk dini kuralların esasına dokundu mu?!..

Teknolojiye, asra uyumlu, medeniyetin hayranı, Allâh’a iman etmiş bir ferde veya topluma, bu saydığım meziyetler dışında bir şey kabul ettirebilir misin?!..

Hatta onu tatmin edecek şekilde, küfre dönük bir olayı, rahmetmiş gibi anlatarak kabul ettirmen mümkün mü?! Bu gücü naçiz şahsında görebiliyor musun?!...

Ne kadar iyi niyyetle yapılır ise yapılsın, halk nazarında devrimler hiç bir zaman yüzde yüz tasvip görülmediği gibi, devrimlerin her zaman halka ters düştüğü vakıadır!

Şöyle de söylenir: Devrimler kırk seneyi geçip, hala çoğu halkın beğenisinde tasvip görmedi ise devrim geçerliliğini kaybeder!

Milletin hayrına iken, halkın kırk senede benimseyemediği devrimlerin devam etmesinin ekseri halk indinde zulme dönüştüğü kabul edile gelmiştir!

Hazreti Allâh’ın tertibi olan, sonra gelen elçilerine ve ümmetlerine her asırda takınılan, hakikat dışı cehlin görünümü, çirkin tavır ve gayrıya tarih boyu reva görülen muamele, malum tarihe maledilen acı sahifeleri her zaman görmek mümkün!..

Medeniyete doğru yürüdüğünü zanneden, yalnız teknoloji ve bazı ilerlemelerinde muvaffak oldukları inkar edilemez, emr-i ilahiye yeteri kadar uyum sağladığı da söylenemez. Zaman zaman gerçeklerden habersiz, şeriatlarından habersiz, ‘Hz. Allâh’a vardır’ diyenlerin, Allâh’ın bildirisi ‘müslüman’ olduklarından habersiz!...

‘Elçilerimi birbirinden ayrı görmeyin’

Hitab-ı ilâhisinden habersiz!...

Hiçbir peygamberin ilâh olmadığından habersiz!...

Allâh elçileri birbirinden farklı değil, hitabından habersiz!..

‘Dinde diyalog’ kelamını çok duyuyoruz, amma ondan da habersiz!...

Amma ahir zaman peygamberi ümmetine ‘haçlı seferi’ düzenlemekte mahir!..

‘O günler geride kaldı, bugün şeriatlar arası diyalog’ avutmaları devam ederken!...

Bu sefer başka taktikle ahir zaman peygamberi Hazreti Muhammet Mustafa Efendimiz’i (s.a.v.) karikatürize eden ‘haçlı seferi kalıntıları’na sorula bilse:

Ne demek istiyorsun?! Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?!..

Ya Rabbi! Kullarına şuur ver.

Emr-i ilahine ters düşmeyen görüş ver de, bitsin artık vahşi ve zalimane düşünce ve icraatlara dönük fitne!...

Bunlar beynelmilel fitneli nabız yoklaması.

Dikkat et, ya Ümmet-i Muhammet!..

Dikkat et, ya ehl-i iman, ya ehl-i islam, Ehl-i Kitap!

Peygamber efendilerimizin kimliğinden habersiz, fitne üreten zalımların oyununa gelmeyiniz!..

Anlaşılsın ve bilinsin artık: Ehli Kitab’ın, ‘Allâh vardır’ diyenin “müslüman” olduğu, müslümanlarınsa kardeş olduğu…

Ahir zaman peygamberi Muhammet Ümmeti! Bu gerçeği ilân edip, ‘İslam’ın beş şartı var!’ demekten vazgeç!..

Emr-i ilahiyi ilân et!

Duyurmak sana düşüyor, vazifeni yap, zaman geçiyor!.

Birbirinizin ocağını söndürmekle emr-i ilahiye uyduğunu sakın söylemek gafletinde bulunmayasın. Bu zihniyetler tarihin karanlıklarına gömülmeye mahkumdur; bitsin artık!...

Bu karanlığa iltifat etme, yeter!..

Bu icraatın gerçeği senden duyulsun, ey Muhammedî! Dünyaya, normali bu değil mi?...

O günleri yaşadım ve bu hallere şahidim.

1930 senesi 11 yaşıma yeni girmiştim.

Atatürk, Samsun’a geldiğinde babam Belediye’nin karşısındaki büyük hamamı işletiyordu.

Ben Bozkurt İlkokulu üçüncü sınıfında idim. Okulumuz Gazievi’ne yakındı. Arkadaşlarla Gazievi’ne olayları yerinde görmek için gittik. Çok geçmeden üstü açık arabası yanımızda durdu. Halk yetişene kadar bir hayli konuştu bizimle.

Ben hep şahsını temaşa eyledim; Ata’yı o tarihte yaşlanmış ve bitkin gördüm!..

Çok partili demokrasiye geçiş yapmıştı, Harbiye’den okul arkadaşı Fethi Okyar’a parti kurdurmuştu!.

Parti dört ay devam etti. Samsun belediye seçiminde kadınları ıssız odaya koyarak oy kullanmasını kabul edemiyen kara denizliler isyan ettiler!.

Atatürk gece Samsun’a geldi, olayı bastırdı ve partiyi kurucusu Fethi Okyar’a kapattırdı!

Atatürk’ü iyi anlasınlar diye, yanlış düşünen dindar insanları uyarmak kasdi ile, şahsıma bahşedilen manevi vazifem icabı zuhuratlarla az da olsa gerçekleri yazmaya çalıştım, inşallâh anlaşılır da, Allâh’ın rızasına uyumlu amellere nail olunur!..

Hocam, İslâm’ı Hz. Allâh’ın bildirdiği gibi anlat da, yalnız Ümmet-i Muhammed’e değil, bütün dünya Din-i İslâm’ın hiçbir kavmin tekelinde olmadığını, umuma bahşedilen tek dinin İslâm olduğunu bilsin cümle Allâh’ın kulları, insan olmaya namzet yaratılan Benî Âdem’e her Allâh’ın kuluna ‘kafir, gavur, gayr-i müslim’ deme günahından kurtulsun!..

Hele, olmadığı halde, Din-i İslâm’a malettiğin, İslâm’ın manası ile ilgisi olmayıp, Hazreti Allâh’ın muhip, müttaki, ittika sahibi, mü’min kullarına bahşeylediği ihsanını...

‘İslâm’da beş şart var’ diye, İslâm’a malettin ve dünyaya kabul ettirdin, güya! Netice nasıl tahrifat oldu?! Cesaretin var mı, şimdi Hazreti Allâh’ın bu yönlü bildirisini, gerçeği bilen toplumlara anlatabilecek misin?!...

Halâ İslâm’ı bir zümreye maledip, kıyamete kadar tekelinde tutabilecek misin?!..

 
SONSAYFA MEDYA HABERLERİ
Karakter Boyutu:      

Osmanlı'da böyle parçalanmıştı

100 yıl önce Balkanlar'da başına gelenlerin neredeyse tıpatıp aynısı

Soner Yalçın bugünkü yazısında son günlerin en önemli gündem maddlerinden biri olan Kürt açılımını ele aldı.Yalçın yazısında Osmanlı'nın dağılma döneminde yaşanan olaylarla günümüz Türkiye'sinde yaşanan olaylar arasında paralellik kurarak çeşitli değerlendirmelerde bulundu. İşte Soner Yalçın'ın satırları:

Türkiye dejavu yaşıyor. 100 yıl önce Balkanlar'da başına gelenlerin neredeyse tıpatıp aynısı bugün Güneydoğu'da karşısında. Tek fark, ayrılıkçı çeteler dağdan inerken değil Avrupa'nın baskısıyla cezaevinden çıkarılırken davul-zurnayla karşılanıyor olmasıdır. Üstelik ayrılıkçılar ve karşılama ekibi Türk mahallelerinden geçerek gösteri yapıyorlardı.

ENVER'LER, RESNELİ NİYAZİLER...
İttihat ve Terakki mensubu subayların anı kitapları birbirinden çetin, birbirinden acı sahnelerle doludur.
Hepsi Balkanlar'da ayrılıkçılara karşı mücadele verdi. İttihatçılar zaten komitacılık metotlarını bu gerilla savaşı sürecinde öğrendi. Ve İstanbul'daki Sultan'a karşı aynı yöntemle zafer kazandılar.
Biliyorsunuz ki bu zaferin fitilini, dağa çıkan subaylar ateşledi. Enver'ler, Eyüp Sabri'ler, Resneli Niyazi'ler niye dağa çıkmıştı? Kuşkusuz temel neden sosyo-ekonomikti. Ancak dağa çıkışın "politik psikolojisi" de vardı. İşte bu psikolojik etnik yara, PKK'lıların karşılanma törenleriyle yakından ilgiliydi...

BALKAN OYUNU
Önce biraz geriye gitmemiz gerekiyor...Osmanlı "93 Harbi" adıyla bilinen savaşta Rusya'ya yenilince 3 Mart 1878'de Ayastefanos Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı. Bu yıkım antlaşmasına göre, Romanya, Sırbistan, Karadağ tam bağımsız oldu; Karadeniz'den Ege Denizi'ne kadar inen koskoca bir Bulgaristan kuruldu. Osmanlılara sözde Bosna-Hersek ve Arnavutluk bırakıldı ama buralarla bir kara bağlantısı yoktu; "Avrupa Türkiye'si" ikiye bölündü. Kısacası Osmanlılar, Balkanlar'dan atılıyordu. Ancak, Rusya'nın Balkanlar'daki nüfuzunu artırması, İngilizleri, Fransızları, Almanları, İtalyanları, Avusturyalıları telaşlandırdı.
Avrupalıların diretmesiyle 13 Temmuz 1878'de Berlin Antlaşması imzalandı. Rusya'nın hâkimiyet alanı daraltıldı; Bulgaristan tekrar küçük bir prensliğe indirildi vs. Tabii bu arada İngilizler, oldubittiyle Akdeniz'in en stratejik adası Kıbrıs'a fiilen el koydular ama ayrıntıya girmeyelim. İşin özü aslında şuydu: Avrupalılar endüstrileşmeyle birlikte dünyayı paylaşım mücadelesine girmiş; fakat "hasta adam" Osmanlı'nın nasıl pay edileceği konusunda bir türlü anlaşamamışlardı. Tabii bu arada bu paylaşım savaşını meşru göstermek için, halkların hoşuna gidecek sözcükleri dillerinden düşürmüyorlardı: İnsan hakları, medeniyet, reform vs. Yani aynı bugünkü gibi...

TERÖR TIRMANIYOR
20'nci yüzyıl başında Balkanlar'daki ayrılıkçı örgütler terörü zirveye çıkardı. Neler yapmadılar ki; Osmanlı Bankası'nı havaya uçurdular; Selanik limanında gemi yaktılar; Vardar köprüsünü tahrip ettiler; birçok insanı kaçırıp fidye aldılar vs...Balkanlar yanıyordu. Örneğin sadece 1903 yılının üç ayında Makedonya'daki terör olaylarında, 5.328 Türk, 6.000 Makedonyalı öldü, 198 ilçe yakılıp yıkıldı, 71 bin kişi evsiz kaldı, 30 bin kişi yurdundan oldu. Mehmetçik yangını söndürebilmek için dört yana koşup duruyordu. Maaşını alamayan, soğukta kendini koruyacak kışlık giysi giyemeyen, hastalıklarla mücadele eden, silahına sürecek mermi bulamayan Mehmetçik o zorlu koşullarda var gücüyle ayrılıkçılara karşı mücadele verdi.
İlk dönemlerde zorlanan ve çok sayıda şehit veren Mehmetçik zamanla gerilla savaşını öğrendi.
Özellikle yeni kurulan Avcı Taburları, tıpkı komitacılar gibi dağlarda yaşayıp, istihbarat toplamaya, iz sürmeye, pusu atmaya başladı. Çete savaşında artık üstünlük Avcı Taburları'ndaydı.

AMA NE OLDU DERSİNİZ?
Avrupa "İnsan hakları ihlalleri var" deyip Balkanlar'da yeni bir güvenlik anlaşması dayattı.
Balkan güvenliğinden sorumlu Makedonya Müfettiş-i Umumisi Hüseyin Hilmi Paşa'nın yanına biri Rus diğeri Avusturyalı iki yardımcı subay verdiler.
Yeni kurulan jandarma biriminin başına ise bir İtalyan general ile 25 yabancı subayı getirdiler. Jandarma okullarının başına da yabancı subaylar atadılar.
Bitmedi... Avusturya Üsküp, İtalya Manastır, Rusya Selanik, Fransa Serez, İngiltere Drama illerinin güvenliğinin sorumluluğunu üstlendi. Böylece 1905 yılında Makedonya, adeta milletlerarası bir memleket görünümü kazandı.

TÜRK MAHALLESİNDEKİ GÖSTERİ
Avrupa'nın istediği güvenlik yapılanmasına rağmen terör bitti mi? Hayır. Üstelik...
Avcı Taburları'nın yakaladığı ayrılıkçı komitacılar yabancı subayların inisiyatifiyle serbest bırakılmaya başlandı. Serbest bırakılmalarının amacını ise hep şöyle açıklıyorlardı: Toplumlar arasında barış sağlamak!
Barış sözcüğünün adı geçince akan sular duruyordu.
"Barışı sağlama" umuduyla cezaevlerinden salıverilenler davul-zurnayla karşılandı. Her salıverilme olayında kutlama yapıldı. Ve bu gösterilere nedense hep Türk mahallelerinin içinden geçilerek başlanıldı.
Ne mesaj vermek istiyorlardı acaba?
Şaka gibi; dün sanki bugün! Yazdım ya dejavu!
Aynı bugün gibi...
Balkanlar'daki Türk köylüsü gibi Türk askeri de bu olup biteni şaşkınlıkla seyretti. Herkes suskundu. Kimse ne yapacağını nasıl davranacağını bilemiyordu.
Acı olaylar yaşanıyordu. Örneğin...
Yabancı subaya selam durmadığı için sokakta herkesin önünde kırbaçlanan Mehmetçik bunu onuruna yediremiyor, tüfeğini ateşliyordu. Gönüllü ölümdü bunun adı. O günlerde idam sehpasına gülümseyerek yürüdü Mehmetçik Halimler...
Ellerinden başka bir şey gelmediğine inanıyorlardı.
Subay direnişi böyle doğdu Balkanlar'da... Avcı Taburları'nda görevli Enver'lerin, Resneli Niyazi'lerin Eyüp Sabri'lerin niye dağa çıktığını sanıyorsunuz siz?
Politik psikoloji bilimi (üstelik kurucusu bir Türk'tür; Prof. Vamık Volkan) bilinmeden bu topraklar anlaşılamaz...

http://hakdost.blogcu.com/islam-muslumanlar-islamcilar_4030378.html devamı  burda yazıyor meraklısına...

Kürt açılımı Türkiye'yi AB'ye yakınlaştırıyor" diye bol keseden palavra atanlar buna ne diyor?

 

Bir AB üyesi ülke olan Slovakya, ülkedeki azınlıkların kamusal alanlarda kendi dilleri ile konuşmalarını yasakladı.

Slovakça dışındaki diller sadece evlerde konuşulabilecek.

Yasağı ihlal etmenin cezası 5,000 Avro.

Ülkedeki 500,000 Macar asıllı ve diğer azınlıklar karara isyan ettiler ama AB'den bu yasağa karşı tık yok.

AB veya ABD, Slovakya hükümetine "Macar açılımı yapın, Macarca TV kurulsun, Macarlar ana dillerinde eğitim yapsın" baskıları yapmıyor.


 

Paris'teki bir mahkemede sanıklar Korsika dilinde konuştukları için mahkeme görevlileri tarafından yaka paça mahkeme salonundan dışarı çıkarılıp mahkeme binasının merdivenlerinden sokağa yuvarlanmışlardı. Fotoğrafı da Hürriyet'in ilk sayfasının tam orta yerine basılmıştı.

Hiç kimse Fransa'ya "Korsikaca, Baskça, Brötanca, Oksitanca, Provensçe TV kur, bu dillerde eğitim yap" diyebiliyor mu?

 

Peki, biz niye Kürtçe eğitim yapmaya zorlanıyoruz? Niye tüm etnik dillerde TV ve radyo yayını yapmaya zorlanıyoruz?

Fransa ve Slovakya örneklerinde gördüğümüz gibi, etnik dillerde eğitim ve TV-radyo bir AB şartı değil.

Başka AB üyesi veya adayı ülkelerden istenmeyen, sadece Türkiye'den istenen bu hususların nedeni nedir?

EHL-İ BEYT
Eser Hakkında
Yazar:MUSTAFA ÖZDAMAR
Fiyatı:18,00 TL
Sayfa:500

 
Âl-i Aba’ya karşı şakâvete düşenlerin Ehl-i Beyt’e yaptığı nâdanlık ve nobranlığı, zulûm ve haksızlığı Ehl-i Beyt- Ehl-i Sünnet kavgası gibi algılamak, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kavramlarını birbirinden ayrı düşünmek son derece ve çok ağır bir yanlıştır! Kitab ve sünnetin özü olan Ehl-i Beyt’i anlamamaktır!
Asıl Ehl-i Sünnet veya başka bir ifâdeyle Ehl-i Sünnet’in aslı faslı Ehl-i Beyt’dir! Her Ehl-i Beyt, mutlaka Ehl-i Sünnettir, ama her Ehl-i Sünnet illâ da Ehl-i Beyt değildir; olamaz da zaten...
İnsanların gönüllerini ve zihinlerini, duygularını, düşüncelerini ve inançlarını dolandırıp bulandırmak çok belâlı bir yanlıştır. Doğruları yakıp savuran bir belâ yangınıdır! İnsanların pek çoğu kabuk bilgi cehâleti içinde yanlış siyâsetle boğuldukları için, bu belâ yangını bir türlü söndürülememiştir!
“Ameller niyetlere bağlıdır.” Niyetler gayretle şekillenir. Biz bu niyet ve gayretle bu yangının üstüne “âb-ı muhabbet” (muhabbet suyu, sevgi suyu) serpmek arzusu içindeyiz.
Ab-ı muhabbet, âb-ı Muhammed’dir, muhabbet suyu, Muhammed suyudur.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl!
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl!
Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâm’ın pâk soyu hususunda bu sevgi ölçü olmalıdır.
Âb-ı Muhammed, âb-ı rahmettir, bu rahmete cümle âlem, hem muhtaçtır, hem müştaktır!
Ehl-i Beyt konusu bir sır kuyusudur. Bu kuyunun etrafında dönüp ağan iki türlü insan vardır. Bu insanlardan bazıları rahmet çeker rahatlar; bazıları zahmet çeker rahatsız olur!
Bu sır kuyusundan rahmet veya zahmet çekmek, bu kuyunun sâhibi olan adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâm’dan nasib almaya bağlıdır.
Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâm’dan nasib alamayan, Ali’den Veli’den, Hasan’dan Hüseyin’den de nasib alamaz. Bu işin esası Muhammed’leşmektir! Muhammed’leşmek muhabbetleşmeyi gerektirir!
“Birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız; mü’min olmadıkça da cennete giremezsiniz!” Fermânının özünde Habîb-i Hüdâ Hazretleri herkesi, sevgi cennetine buyur ediyor.
Allah’ın gönüllerden ve zihinlerden esâmelerini sildiği “zalûm ve cehûl insan”lara husûmetle dolup taşmak, hem vahdet neş’esine, hem de muhabbetin iffetine ters düşer!
Buğuz ve lânet, rahmet ve muhabbet tavrının ihmâl, ihlâl ve hatta iğfâli gibi gözüküyor bize! “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” diye de bir şey elbet var amma, çözümü çok zor bir muamma bu...
Anadolu insanı ve halk irfânı bu muammayı kökünden çözmüş bağlamıştır.
Sevemediklerimizi sevmemek, sevememek zâten buğuzdur! “Allah için buğuz” eğer illâ da şartsa, bu ilkenin ifâsı için, bu örtülü ve gizli buğuz yeterlidir.
İnsanlar sevdiklerini, sevdiklerine isimlerini vererek yaşatırlar.
Bütün İslâm dünyası, ama özellikle Anadolu; Ali, Veli, Hasan Hüseyin, Hatice ve Fâtıma, Fatma, Fadime isimleriyle doludur.
Bunun çok özel, çok güzel bir anlamı vardır.
İnsanlar kızıp köpürdüklerinde: Yezit! diye bağırırlar!
Bunun da çooook derinlerde büngüldeyen mânidar bir mânâsı vardır!
Gönüllerimizi ve zihinlerimizi sevdiklerimizin muhabbetiyle rûşen etmek –aydınlatmak, şenlendirmek- varken; sevemediklerimize buğuzla bulandırmak, hiç kimseye hiç bir şey kazandırmaz. Yâ Selâm!...


Yasemin PULAT
Atatürk ölmez beyefendi..!
06 Kasım 2009 Cuma

Geçenlerde bir yerde okumuştum, yeryüzünde bugüne kadar 110 milyar insan yaşamış.

Hepimiz dünyaya geliyoruz.

Çoğumuz arkamızda çocuklarımızdan başka hiçbir iz bırakmadan sessiz sedasız gidiyoruz.

Bir de yaptıklarıyla, ürettikleriyle tarihe geçenler var.

Tarihin akışını değiştiren, dünyayı dönüştürenler.

İşte onlardan biri; Mustafa Kemal Atatürk…

Kahramanlar zaferleriyle yaşarlar.

Sanatçılar eserleriyle.

Bunca kahraman ve bunca sanatçı hala anılıyor,

takip ediliyor ve tarihe ışık tutuyorsa bu “değerlerin” ölmediğinin kanıtıdır.

Kaldı ki söz konusu olan kişi; modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk…

Bu topraklarda destan yazmış bir kahraman.

Türk milletinin göz bebeği…

En kıymetlisi.

“Atatürk öldü” başlıklı bir yazı yazmış Veyis Ateş.

Atatürk ölmez, beyefendi sizin öldü demenizle!

Emin olun bu emanetler bir ölünün arkasında bıraktıkları olamaz!

Pelin Batu’ya gelince;

"o arkeologlar karşılaştıkları şeylerin kıymetini sizden daha iyi bilirler merak etmeyin hanımefendi!"


Bazıları; resmi dairelerdeki fotolarını indirmek, heykellerini kaldırmak için uğraş versin dursun.....

Santiago'da Apoguindo Caddesi Novigod Parkı'ndaki anıt
cid:1.1693982939@web27505.mail.ukl.yahoo.com


''Türkiye; Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e..." DANIEL DUMOULIN


 
Şili'nin başkenti Santiago'da belediye, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için bir parka, Atatürk'ün sözlerinin yer aldığı rölyefini yaptırdığı bildirildi. Söz konusu rölyef Aynur Kasabalı'nın seyahatlerden birinde ortaya çıktı. Geçen yıl bir Güney Amerika ülkesi olan Şili'ye yaptığı seyahatte ilişkin izlenimlerini, şöyle anlattı:

"Şili'nin başkenti Santiago kentinin Belediye Başkanının, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için Apoguindo Caddesi'ndeki Novigod Parkı'na, Atatürk'ün, üzerinde bazı sözlerin de yer aldığı rölyefini yaptırdığını fark ettim. O an kendim ve Türklüğümle gurur duydum. O anı kelimelere dökmem imkansız. Zamanım kısıtlı olduğu için Belediye Başkanı ile görüşemedim. Ancak tercümanım aracıyla yetkililere sorduğumda, Atatürk'ün kentte örnek alındığı, herkesin örnek alması için de bir parka Atatürk rölyefinin konulduğunu öğrendim."


YAZININ TERCÜMESİ
Rölyef ve rölyefin bulunduğu anıt duvarın üzerindeki yazının ise kendisini daha da şaşırttığını ifade eden Kasabalı, yazıda İspanyolca,

 
"Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, vatanının fedakar ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan kahraman, insanlık idealinin canlı emsali... Bütün hayatını Türk Milletine vakfetmiş, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası milletinin ruhunu ateşli tutan sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır"
 
sözlerinin yazılı olduğunu belirtti.
                                                                                         SAYGILARIMLA

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2009-11-14 13:33:32 - atatürk

Yazan: hakdost
bu sayfada öğrendiğim bilgiler gerçekten beni memnun etti, gerçekleri öğrenmek,unuttuğumuz güzel edebi yazıları burda okumak.. teşekürler hakdost...
Bağlantı

2009-11-03 12:39:13 - güzel bir yazı ve sayfa

Yazan: yakup tatlıcı
http://ahmetdursun374.blogcu.com
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR." Eflatun, HUKUK a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/ b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/ c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26 d) Şiddet çağrısı içermedikçe sözlü ve yazılı ifadedeler cezalandırılamaz. Bu düşünceler şok edici bile olsa... (Yargıtay Genel Kurul Kararı.)


Düzenleyen hakdost gün: 6/11/2009 saat: 08:15
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

gerçekleri aramak,bulma ve yaşamak

Son yazılarım

İmamı Azam Atatürk'ün ruh ikizi
AT A T Ü R K VE D İ N
Üniversite Hayatına Başlayacak Gençlere Sağlık Öğütleri
ZİYARETCİ DEFTERİ
din sömürüsü insanları kandırma
ERKEK KADINI NİYE ÖRTTÜ?
Bayrağı indiren kimi temsil ediyor?
Seçim Kontrol Sistemi..SEÇSIS…
Kuran ve Mucizeleri
ATATÜRK HAKKINDAKİ İDAM FERMANI
Can Dündar bir psikolojik harp esiridir
Can Dündar bir psikolojik harp esir ... 2 ve cemaat
ABD SONUN BAŞLANGICINDA
bayramınız mübarek olsun
RAMAZAN-I ŞERİF MÜBAREK OLSUN.. kadir gecenizde..

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

medusaonline
adilozbek
anemon3560
subat75
isterimbanane
nerelerden
yarmagul35
balina35
eyluldegelen
qoraga
blooom
yakamoz045
enbiya25
haberliyorum
gocmenkizi
rufeydem
E. Demirel
amyleefun
izmirlihaberci
Nefise ilgi
kirmizipervane
bayramsekeri
nihalcan
zindangulistandirbize
bilginerdogan
Yeniden Seçim olsa oyumu...
AKP
CHP
MHP
DTP
Hiç birine vermem
[Sonuçlar]
free hit counters
free hit counters